20 Mart 2017 Pazartesi

I. Balkan Savaşı ve Bab-ı Ali Baskını Üzerine Düşünceler

(3. Jöntürk Hareketi dergisinin 1. sayısında yayınlanmıştır.)

1911 yılında başlayan Trablusgarp Harbi Osmanlı-Türk tarihi için, XX. Yüzyıl’ın vukuu itibarıyla en sarsıcı ama sonuçları itibarıyla en hayırlı vakası olmuştur. Vukuu sarsıcı olmuştur çünkü Trablusgarp Harbi ile başlayan olaylar zinciri Balkan Harbi’ne ve Birinci Dünya Savaşı’na uzanmış, millet ve memleket yetiştirdiği en iyi evlatlarını bu iki savaşa kurban vermiştir. Sonucu hayırlı olmuştur zira tam bağımsız ve milli iradenin hakim olduğu genç Türkiye’miz bu sürecin sonunda kurulmuştur. Trablusgarp biz Türklere ve tüm İslam alemine Enver Paşa gibi bir mücahit ve Trablusgarp gibi bir mücahade ruhu kazandırmıştır. Balkan Savaşları, hususen I. Balkan Savaşı ise bu tarihsel sürecin önemli dersler içeren bir yaprağını teşkil etmiştir.  

1912 senesi ülkemiz için kara bir yıldır. Gerek Türklüğün ve gerekse de Osmanlılığın en acı ve utanç verici olayları bu yılda yaşanmıştır. Bu yılı iyi okumak ve iyi anlamak Türk milletinin ve devletinin içinde bulunması olası gaflet anlarını savuşturmak, yaşanmadan önlemek için tarihi önem ifade etmektedir. Zira bu yıl içinde Arnavutlar devlete karşı ayrılıkçı bir isyana girişmiş, Halaskar Zabitan adlı bir ihanet çetesi türemiş, Halaskar Zabitan tarafından milli iradeye dayanan meşru hükümet düşürülmüş, meşru hükümetin yerine kurulan hükümet Meclis-i Mebusan’ın kapısına kilit vurmuştur. Akabinde yaşanan I. Balkan Savaşı’nda Türk askeri erzaksız, silahsız ve eğitimsiz bir şekilde cepheye sürülmüş; başında uygun komutanlar bulunmayan ordu bozgun halinde geriye kaçmıştır. Balkanlarda bulunan bazı Türk şehirleri düşmana direnmemiş ve düşmana mektuplar göndererek onları şehirlerini işgal etmeye çağırmış; hanımının, bacısının namusunu kendi elleriyle Sırplara, Yunanlara ve Bulgarlara teslim etmiştir. Gariban Türk, Boşnak, Çerkez ve Arnavut yani Müslüman köylüsü ordumuzun kaçarak boşalttığı yerlerde düşmanın insafına terk edilmiş; bu terk edilen yerlerde tecavüz edilerek, ipe çekilerek, hamile kadınların karınları deşilerek, derileri yüzülerek ve yakılarak infaz edilmişlerdir. Türkün vatanı ve namusu daha dün kurulmuş devletlerce payimal edilmiş, şerefi düşman süngüleriyle beş paralık hale getirilmiştir. Selanik, Üsküp, Manastır ve Yanya gibi özbeöz Türk şehirleri kaybedilmiş ve bugüne kadar düşman bayrağı altında yaşamaya terk edilmiştir.

Bu tragedyanın perdesi Mahmut Şevket Paşa’nın siyasi ve daha çok da şahsi mülahazalarla Said Paşa kabinesinden istifa etmesiyle açılmıştır.  Hükümet yeni bir Harbiye Nazırı arayışına girmiş ancak Arnavut isyancılardan ve onların ordu içindeki çetesi olan Halaskar Zabitan grubunun verdiği korkudan olsa gerek bu makamı üzerine alma cesareti gösterecek kimse bulunamamıştır. Bu durum hükümet krizine sebep olmuş, Harbiye Nezareti’ni de vekaleten idare eden Bahriye Nazırı Hurşit Paşa da istifa edince Said Paşa hükümeti düşmüştür. Said Paşa hükümetinin düşmesiyle beraber siyasi irade Halaskar Zabitan çetesinin desteğini arkasına alan İngiliz yanlısı Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne geçmiştir. Bu dönemde milli iradenin tecelligâhı olan  Meclis-i Mebusan ihanet odaklarının hedefi haline gelmiştir. Halaskar Zabitan çetesi Şura’y-ı Askeri’ye, Meclis Başkanı Halil Bey’in evine ve Padişahın başmabeyncisi Halit Ziya Bey’e bırakılan tehditnamelerle Meclis’in kapatılmasını dayatmıştır. Nihayetinde bu örgüt başarılı olmuş ve 1912 Ağustos’unda milli meclisimiz kapatılmıştır[1].

Diğer yandan Ahmet Muhtar Paşa hükümetinin kurulması ile beraber Halaskar Zabitan çetesi devletin önemli birimlerine sızmış, adeta bir paralel devlet teşkil etmişti. Meclisin kapanması ile Halaskar Zabitan’ın giriştiği darbe teşebbüsü başarıya ulaşmış ve sıra devletin bölünmesine gelmişti[2]. Ahmet Muhtar Paşa kabinesinin ilk işi Arnavutluk’taki isyanı bastırmakla görevli ve bu görevde de oldukça başarılı olan İsmail Fazıl Paşa’nın İstanbul’a çağrılması ve Arnavut eşkıyaya karşı sürmekte olan iç güvenlik operasyonlarının durdurulması olmuştu. Devletin artık üstlerine gelmemesini fırsat bilen Arnavutlar hükümetin umduğunun aksine, İsmail Fazıl Paşa tarafından neredeyse tamamen bastırılmış isyanı tekrar, eskisinden daha da geniş bir coğrafyaya yaymışlar ve asırlık Türk şehirlerine kadar işgal ederek birçok bölgede ‘özyönetim’ ilan etmişlerdi. İşte bu Arnavutlar sınırlarda da rahat durmamışlar özellikle Karadağ sınırındaki Berane kasabasında ve sair yerlerde Hıristiyan unsurlara karşı katliama girişmişlerdi. İç güvenlik zafiyetinden doğan ortamda Koçana’da patlayan bomba ve Berane’de girişilen katliam Balkan Devletlerinin halklarını ikna etmek için ihtiyaçları bulunan savaş sebebini doğurmuş ve Osmanlı için tam bir felaketle sonuçlanacak I. Balkan Savaşı’nın fitilini ateşlemişti.


I. Balkan Savaşı çıktığında ne yazıktır ki ülkenin yetiştirdiği en önemli kurmay subaylar, başta Enver Bey olmak üzere Trablusgarp’taydılar. Üstelik Harbiye Nezareti, II. Meşrutiyet’ten itibaren ordunun bütün seferberlik ve harp planlarını yapan işin uzmanı kadroyu tasfiye etmiş yerlerine tek özellikleri Halaskarcılık olan liyakatsiz bir kadroyu yerleştirmişti. Seferberlik ve harp planları ise rafa kaldırılmış, yerine ise etraflıca düşünülmüş ve planlanmış yeni alternatifler konulmamıştı. Doğu Ordusu askeri açıdan oldukça mahzurlu bir hatta sürülmüştü. Stratejik yığınağın Trakya’nın en uygunsuz bölgelerine yapılmasından dolayı zaten sefer kadrolarını tamamlamadan toplanma bölgesine gönderilen birliklere erzak, cephane ve ikmal erlerini zamanında ulaştırmak mümkün olmamıştı. Üstelik kadroları yarım yamalak olan birliklerin en tecrübeli askerleri seferberlikten birkaç gün önce terhis edilmişti. Seferberliğin ilanıyla bu askerler geri döndürülmüşlerse de farklı farklı birliklere rasgele dağıtıldıklarından bunlardan verim alınamamıştı. Üstelik yığınaklanma hattının uzaklığından dolayı güçlükle birliklere ulaştırılabilen acemi askerler henüz silah eğitimi bile almadan tam donanımlı ve eğitimli Bulgar Ordusu ile karşı karşıya kalmışlardı. Sonuç tam bir felaketti. Önce Kırklareli’de sonra Lüleburgaz’da ordumuz bozguna uğramış ve soluğu Çatalca’da almıştı. On binlerce şehidin yanı sıra fakir milletin milyonlarca parası ile alınan silahlar, toplar ve askeri malzemeler de Bulgar çapulcularına terk edilmişti. Sonuç gerçekten de tam bir felaketti…
              
Rumeli’de bulunan Batı Ordusu’nda da durum farklı değildi. Seferberliğini tamamlayamayan ordu acele ile harp meydanına sürülmüş ve Sırplara yem edilmişti. Üstelik her iki cephede de Osmanlı Hıristiyanlarının ağır ihanetleri gerçekleşmiş, hele bazı Arnavutlar Osmanlı’nın yenilgisini adeta bir zafer telakki etmişlerdi. Selanik bir kurşun bir atılmadan Türk Ordusunca Yunanistan’a altın tepside teslim edilmişti. Sair Türk şehirlerinden ahali mektuplar kaleme alarak düşman ordularını şehirlerini işgal etmeleri için davet etmişti. Üstelik bu şehirlerin Türk ahalisi şehirde bir muharebe olup da mallarının zarar görmesi ihtimaline karşı Türk Ordusu garnizonlarına şehri terk etme çağrısı yapmışlardı. Halbuki Edirne, Yanya ve İşkodra gibi direnmeyi seçen şehirlerde tam bir destan yazılıyordu. Ancak İstanbul’da, direnen Türk şehirlerinin arkasında duracak bir siyasi irade, güçlü bir hükümet yoktu. Hatta süreçte bir kabine değişikliği olmuş Ekim sonu, Kasım başı itibarıyla adeta Batı tarafından ülkenin topraklarını devir teslimle görevlendirilmiş olan “İngiliz” Kamil Paşa hükümeti iş başına gelmişti. Bu sırada Çatalca önlerinde Bulgar Ordusu ile bir muharebeye girişilmiş ve ordumuz bu defa Bulgarlara boyunun ölçüsünü göstermişti. Ancak başta uygun bir emir kumanda bulunmaması zaferin bir takip harekatına dönmesine engel olmuş, bu yüzden başarının semeresi alınamamıştı. Tam da bu sırada hükümet Bulgarlarla mütareke masasına oturdu. Osmanlı kamuoyunun bu mütarekeden en büyük beklentisi erzak sıkıntısı çeken Edirne’ye yardım gönderilmesinin önünü açmaktı. Ancak bu da olmadı. Hükümet bunu da başaramadı. Mütareke o kadar kötü sonuçlanmıştı ki Edirne’nin içinden geçen tren istasyonu vasıtasıyla Çatalca önündeki Bulgar Ordusu’na malzeme gelecek ancak Edirne’ye bir çuval un dahi gönderilmeyecekti. Bu tam bir felaketti. Zira memleketinden oldukça uzaklaşmış, koleraya yakalanmış ve yabancı bir bölgede bulunan Bulgar Ordusu üstüne üstlük erzak ve cephane sıkıntısı yaşıyordu. Bu sırada düşmanın sökülüp Ergene gerisine atılması gerekirken, Bulgar Ordusu’na Edirne İstasyonu açılıyor ve demiryolu ile erzak ve cephane eksiklerini gidermesi sağlanıyordu.
               Vatanın içine düştüğü zor durumdan dolayı Trablusgarp cephesini terk ederek İstanbul’a dönmek zorunda kalan Enver Bey tam da böyle bir manzara ile karşı karşıya kalmıştı. Enver Bey hala çok geç kalınmadığını, Anadolu’dan gelen taze askeri güçlerle girişilecek bir harekattan olumlu sonuç alınacağını düşünüyordu. Ona göre örneğin Kürt Süvari Alayı gibi cepheye yeni giren birlikler oldukça önemli bir askeri değer sahiptiler ve Anadolu evlatlarının cephe hattına yetiştiği böyle bir dönemde alçaltıcı bir sulh yapılması ihanetle eşdeğerdi[3].  Ancak mütareke sonrası Londra’da toplanan Barış konferansından olumlu bir sonuç alınamamış, akabinde “büyük” devletlerin büyükelçilerinin katılımıyla Londra Büyükelçiler Konferansı toplanmıştı. Büyükelçiler Konferası’ndan da Türkiye’nin şeref ve izzetine halel getirmeyecek bir karar çıkmıyordu. Devletler, Osmanlı’nın ilk başkenti Edirne’nin Bulgarlara teslimini Osmanlı Devleti’ne dayatıyorlardı. Edirne’nin teslimi ihanetinin tüm yükünü kendi omuzlarına almak istemeyen Kamil Paşa hükümeti, Ermeni Hariciye Nazırı Noradunkyan’ın kurnaz teklifi üzerine sözde bir “Saltanat Şurası” topluyordu.
             
Saltanat Şurası tam bir ilkokul piyesiydi. Her şeyden evvel kanunsuzdu. Bir kere böyle bir kararın halkın seçtiği mebuslarca verilmesi gerekirdi. Ama Halaskarcılar ve Hürriyet İtilafçılar, Meclis-i Mebusan’ı dağıtmıştı. Şura’y-ı Saltanat, Meşrutiyet ruhuna tamamen aykırı bir girişimdi. İşte bu piyeste kahramanca direnen Ata toprağı Edirne’nin Bulgar çapulcularına verilmesi kararlaştırılıyordu.  Artık devlet inkıraza gidiyordu ve sandıktan milletin iradesi olarak çıkan İttihat ve Terakki iktidarı gasp edenlerin bu hıyanetine izin vermeyecekti.
              
Takvimler 23 Ocak 1913’ü gösterdiğinde, yani heyet-i vükelanın (bakanlar kurulunun) Edirne’nin teslimini kabul eden Şura’y-ı Saltanat kararını Avrupa devletlerine tebliğ edeceği gün milli irade Bab-ı Ali’de toplanıyordu. Halkın oylarıyla iktidara gelen ancak halkın emanetini koruyamayarak iktidarı İngiliz güdümlü güçlere kaybeden İttihat ve Terakki’nin tüm bunlar yaşanırken Trablusgarp’ta olan kahramanı Enver Bey gasp edileni gasp edenden almak için; darbe yaparak Meclis-i Mebusan’ı kapatan darbecileri üzerine çöktükleri makamlardan uzaklaştırmak için eline silah alıyor ve Sadaret binasını basıyordu. Artık dönüş yoktu. Mermiler namluya verilmiş, silahlar belden çıkmıştı. Hazin ama vatan için önemli bir olay başlamıştı.
Bab-ı Ali Baskını…

O gün Yaver Tevfik Bey, Yaver Nafiz Bey, Polis Memuru Celal Efendi ve Mustafa Necip Bey çatışmada ruhlarını hakka teslim etmişlerdi. Baskında Enver Bey’in yanında olan Yakup Cemil Bey, Enver Paşa’nın böyle bir niyeti olmamasına karşın 60’lık ihtiyar Nazım Paşa’yı başından vurmak suretiyle infaz etmişti. Milli iradenin karşı darbesi Enver ve Talat Beylerin Kamil Paşa’ya bir istifaname imzalatması ve yeni hükümetin kurulması için irade-i seniyye hasıl olmasıyla sonuçlanmıştı.

Koca Balkan coğrafyasını 4 ayda kaybeden; 300.000’e yakın vatan evladını şehiden, mecruhen veya esiren heder eden, atadığı vali Selanik’i bir kurşun bile atmadan düşmana teslim eden Hürriyet ve İtilafçı hükümet yıkılmıştı. İşte o gündür ki Çanakkale’nin, Kut’ül Amare’nin ve Kafkas İslam Ordusu’nun temelleri atılmıştı.
              




[1] 15 Temmuz hain darbe girişiminde de ihanetin hedeflerinden birinin Türkiye Büyük Millet Meclisi olduğu asla gözden kaçırılmamalıdır. Batı’nın başa çıkmakta zorlandığı yegane olgu bu ülkedeki milli iradedir. Bu yüzden sırtını Batı’ya dayayan her türlü hainin hedefinde milli meclisimiz vardır. Nitekim 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal eden İngilizlerin ilk işi yine Meclis-i Mebusan’ı kapamak ve milletvekillerini tutuklayarak ülke dışına çıkarmak olmuştur.
[2] Nitekim eğer 15 Temmuz darbe girişimi başarılı olsaydı tıpkı o gün Arnavutluğun Osmanlı’dan koparıldığı gibi Doğu bölgemizde bir Kürt-Ermeni devleti kurma faaliyetleri de başarıya ulaşmış olacaktı.
[3] Bu konuda bkz. M. Şükrü Hanioğlu, Kendi Mektuplarında Enver Paşa, İstanbul 1989, Der Yayınları, s.218.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkür ederim.