20 Mart 2017 Pazartesi

I. Balkan Savaşı ve Bab-ı Ali Baskını Üzerine Düşünceler

(3. Jöntürk Hareketi dergisinin 1. sayısında yayınlanmıştır.)

1911 yılında başlayan Trablusgarp Harbi Osmanlı-Türk tarihi için, XX. Yüzyıl’ın vukuu itibarıyla en sarsıcı ama sonuçları itibarıyla en hayırlı vakası olmuştur. Vukuu sarsıcı olmuştur çünkü Trablusgarp Harbi ile başlayan olaylar zinciri Balkan Harbi’ne ve Birinci Dünya Savaşı’na uzanmış, millet ve memleket yetiştirdiği en iyi evlatlarını bu iki savaşa kurban vermiştir. Sonucu hayırlı olmuştur zira tam bağımsız ve milli iradenin hakim olduğu genç Türkiye’miz bu sürecin sonunda kurulmuştur. Trablusgarp biz Türklere ve tüm İslam alemine Enver Paşa gibi bir mücahit ve Trablusgarp gibi bir mücahade ruhu kazandırmıştır. Balkan Savaşları, hususen I. Balkan Savaşı ise bu tarihsel sürecin önemli dersler içeren bir yaprağını teşkil etmiştir.  

1912 senesi ülkemiz için kara bir yıldır. Gerek Türklüğün ve gerekse de Osmanlılığın en acı ve utanç verici olayları bu yılda yaşanmıştır. Bu yılı iyi okumak ve iyi anlamak Türk milletinin ve devletinin içinde bulunması olası gaflet anlarını savuşturmak, yaşanmadan önlemek için tarihi önem ifade etmektedir. Zira bu yıl içinde Arnavutlar devlete karşı ayrılıkçı bir isyana girişmiş, Halaskar Zabitan adlı bir ihanet çetesi türemiş, Halaskar Zabitan tarafından milli iradeye dayanan meşru hükümet düşürülmüş, meşru hükümetin yerine kurulan hükümet Meclis-i Mebusan’ın kapısına kilit vurmuştur. Akabinde yaşanan I. Balkan Savaşı’nda Türk askeri erzaksız, silahsız ve eğitimsiz bir şekilde cepheye sürülmüş; başında uygun komutanlar bulunmayan ordu bozgun halinde geriye kaçmıştır. Balkanlarda bulunan bazı Türk şehirleri düşmana direnmemiş ve düşmana mektuplar göndererek onları şehirlerini işgal etmeye çağırmış; hanımının, bacısının namusunu kendi elleriyle Sırplara, Yunanlara ve Bulgarlara teslim etmiştir. Gariban Türk, Boşnak, Çerkez ve Arnavut yani Müslüman köylüsü ordumuzun kaçarak boşalttığı yerlerde düşmanın insafına terk edilmiş; bu terk edilen yerlerde tecavüz edilerek, ipe çekilerek, hamile kadınların karınları deşilerek, derileri yüzülerek ve yakılarak infaz edilmişlerdir. Türkün vatanı ve namusu daha dün kurulmuş devletlerce payimal edilmiş, şerefi düşman süngüleriyle beş paralık hale getirilmiştir. Selanik, Üsküp, Manastır ve Yanya gibi özbeöz Türk şehirleri kaybedilmiş ve bugüne kadar düşman bayrağı altında yaşamaya terk edilmiştir.

Bu tragedyanın perdesi Mahmut Şevket Paşa’nın siyasi ve daha çok da şahsi mülahazalarla Said Paşa kabinesinden istifa etmesiyle açılmıştır.  Hükümet yeni bir Harbiye Nazırı arayışına girmiş ancak Arnavut isyancılardan ve onların ordu içindeki çetesi olan Halaskar Zabitan grubunun verdiği korkudan olsa gerek bu makamı üzerine alma cesareti gösterecek kimse bulunamamıştır. Bu durum hükümet krizine sebep olmuş, Harbiye Nezareti’ni de vekaleten idare eden Bahriye Nazırı Hurşit Paşa da istifa edince Said Paşa hükümeti düşmüştür. Said Paşa hükümetinin düşmesiyle beraber siyasi irade Halaskar Zabitan çetesinin desteğini arkasına alan İngiliz yanlısı Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne geçmiştir. Bu dönemde milli iradenin tecelligâhı olan  Meclis-i Mebusan ihanet odaklarının hedefi haline gelmiştir. Halaskar Zabitan çetesi Şura’y-ı Askeri’ye, Meclis Başkanı Halil Bey’in evine ve Padişahın başmabeyncisi Halit Ziya Bey’e bırakılan tehditnamelerle Meclis’in kapatılmasını dayatmıştır. Nihayetinde bu örgüt başarılı olmuş ve 1912 Ağustos’unda milli meclisimiz kapatılmıştır[1].

Diğer yandan Ahmet Muhtar Paşa hükümetinin kurulması ile beraber Halaskar Zabitan çetesi devletin önemli birimlerine sızmış, adeta bir paralel devlet teşkil etmişti. Meclisin kapanması ile Halaskar Zabitan’ın giriştiği darbe teşebbüsü başarıya ulaşmış ve sıra devletin bölünmesine gelmişti[2]. Ahmet Muhtar Paşa kabinesinin ilk işi Arnavutluk’taki isyanı bastırmakla görevli ve bu görevde de oldukça başarılı olan İsmail Fazıl Paşa’nın İstanbul’a çağrılması ve Arnavut eşkıyaya karşı sürmekte olan iç güvenlik operasyonlarının durdurulması olmuştu. Devletin artık üstlerine gelmemesini fırsat bilen Arnavutlar hükümetin umduğunun aksine, İsmail Fazıl Paşa tarafından neredeyse tamamen bastırılmış isyanı tekrar, eskisinden daha da geniş bir coğrafyaya yaymışlar ve asırlık Türk şehirlerine kadar işgal ederek birçok bölgede ‘özyönetim’ ilan etmişlerdi. İşte bu Arnavutlar sınırlarda da rahat durmamışlar özellikle Karadağ sınırındaki Berane kasabasında ve sair yerlerde Hıristiyan unsurlara karşı katliama girişmişlerdi. İç güvenlik zafiyetinden doğan ortamda Koçana’da patlayan bomba ve Berane’de girişilen katliam Balkan Devletlerinin halklarını ikna etmek için ihtiyaçları bulunan savaş sebebini doğurmuş ve Osmanlı için tam bir felaketle sonuçlanacak I. Balkan Savaşı’nın fitilini ateşlemişti.


I. Balkan Savaşı çıktığında ne yazıktır ki ülkenin yetiştirdiği en önemli kurmay subaylar, başta Enver Bey olmak üzere Trablusgarp’taydılar. Üstelik Harbiye Nezareti, II. Meşrutiyet’ten itibaren ordunun bütün seferberlik ve harp planlarını yapan işin uzmanı kadroyu tasfiye etmiş yerlerine tek özellikleri Halaskarcılık olan liyakatsiz bir kadroyu yerleştirmişti. Seferberlik ve harp planları ise rafa kaldırılmış, yerine ise etraflıca düşünülmüş ve planlanmış yeni alternatifler konulmamıştı. Doğu Ordusu askeri açıdan oldukça mahzurlu bir hatta sürülmüştü. Stratejik yığınağın Trakya’nın en uygunsuz bölgelerine yapılmasından dolayı zaten sefer kadrolarını tamamlamadan toplanma bölgesine gönderilen birliklere erzak, cephane ve ikmal erlerini zamanında ulaştırmak mümkün olmamıştı. Üstelik kadroları yarım yamalak olan birliklerin en tecrübeli askerleri seferberlikten birkaç gün önce terhis edilmişti. Seferberliğin ilanıyla bu askerler geri döndürülmüşlerse de farklı farklı birliklere rasgele dağıtıldıklarından bunlardan verim alınamamıştı. Üstelik yığınaklanma hattının uzaklığından dolayı güçlükle birliklere ulaştırılabilen acemi askerler henüz silah eğitimi bile almadan tam donanımlı ve eğitimli Bulgar Ordusu ile karşı karşıya kalmışlardı. Sonuç tam bir felaketti. Önce Kırklareli’de sonra Lüleburgaz’da ordumuz bozguna uğramış ve soluğu Çatalca’da almıştı. On binlerce şehidin yanı sıra fakir milletin milyonlarca parası ile alınan silahlar, toplar ve askeri malzemeler de Bulgar çapulcularına terk edilmişti. Sonuç gerçekten de tam bir felaketti…
              
Rumeli’de bulunan Batı Ordusu’nda da durum farklı değildi. Seferberliğini tamamlayamayan ordu acele ile harp meydanına sürülmüş ve Sırplara yem edilmişti. Üstelik her iki cephede de Osmanlı Hıristiyanlarının ağır ihanetleri gerçekleşmiş, hele bazı Arnavutlar Osmanlı’nın yenilgisini adeta bir zafer telakki etmişlerdi. Selanik bir kurşun bir atılmadan Türk Ordusunca Yunanistan’a altın tepside teslim edilmişti. Sair Türk şehirlerinden ahali mektuplar kaleme alarak düşman ordularını şehirlerini işgal etmeleri için davet etmişti. Üstelik bu şehirlerin Türk ahalisi şehirde bir muharebe olup da mallarının zarar görmesi ihtimaline karşı Türk Ordusu garnizonlarına şehri terk etme çağrısı yapmışlardı. Halbuki Edirne, Yanya ve İşkodra gibi direnmeyi seçen şehirlerde tam bir destan yazılıyordu. Ancak İstanbul’da, direnen Türk şehirlerinin arkasında duracak bir siyasi irade, güçlü bir hükümet yoktu. Hatta süreçte bir kabine değişikliği olmuş Ekim sonu, Kasım başı itibarıyla adeta Batı tarafından ülkenin topraklarını devir teslimle görevlendirilmiş olan “İngiliz” Kamil Paşa hükümeti iş başına gelmişti. Bu sırada Çatalca önlerinde Bulgar Ordusu ile bir muharebeye girişilmiş ve ordumuz bu defa Bulgarlara boyunun ölçüsünü göstermişti. Ancak başta uygun bir emir kumanda bulunmaması zaferin bir takip harekatına dönmesine engel olmuş, bu yüzden başarının semeresi alınamamıştı. Tam da bu sırada hükümet Bulgarlarla mütareke masasına oturdu. Osmanlı kamuoyunun bu mütarekeden en büyük beklentisi erzak sıkıntısı çeken Edirne’ye yardım gönderilmesinin önünü açmaktı. Ancak bu da olmadı. Hükümet bunu da başaramadı. Mütareke o kadar kötü sonuçlanmıştı ki Edirne’nin içinden geçen tren istasyonu vasıtasıyla Çatalca önündeki Bulgar Ordusu’na malzeme gelecek ancak Edirne’ye bir çuval un dahi gönderilmeyecekti. Bu tam bir felaketti. Zira memleketinden oldukça uzaklaşmış, koleraya yakalanmış ve yabancı bir bölgede bulunan Bulgar Ordusu üstüne üstlük erzak ve cephane sıkıntısı yaşıyordu. Bu sırada düşmanın sökülüp Ergene gerisine atılması gerekirken, Bulgar Ordusu’na Edirne İstasyonu açılıyor ve demiryolu ile erzak ve cephane eksiklerini gidermesi sağlanıyordu.
               Vatanın içine düştüğü zor durumdan dolayı Trablusgarp cephesini terk ederek İstanbul’a dönmek zorunda kalan Enver Bey tam da böyle bir manzara ile karşı karşıya kalmıştı. Enver Bey hala çok geç kalınmadığını, Anadolu’dan gelen taze askeri güçlerle girişilecek bir harekattan olumlu sonuç alınacağını düşünüyordu. Ona göre örneğin Kürt Süvari Alayı gibi cepheye yeni giren birlikler oldukça önemli bir askeri değer sahiptiler ve Anadolu evlatlarının cephe hattına yetiştiği böyle bir dönemde alçaltıcı bir sulh yapılması ihanetle eşdeğerdi[3].  Ancak mütareke sonrası Londra’da toplanan Barış konferansından olumlu bir sonuç alınamamış, akabinde “büyük” devletlerin büyükelçilerinin katılımıyla Londra Büyükelçiler Konferansı toplanmıştı. Büyükelçiler Konferası’ndan da Türkiye’nin şeref ve izzetine halel getirmeyecek bir karar çıkmıyordu. Devletler, Osmanlı’nın ilk başkenti Edirne’nin Bulgarlara teslimini Osmanlı Devleti’ne dayatıyorlardı. Edirne’nin teslimi ihanetinin tüm yükünü kendi omuzlarına almak istemeyen Kamil Paşa hükümeti, Ermeni Hariciye Nazırı Noradunkyan’ın kurnaz teklifi üzerine sözde bir “Saltanat Şurası” topluyordu.
             
Saltanat Şurası tam bir ilkokul piyesiydi. Her şeyden evvel kanunsuzdu. Bir kere böyle bir kararın halkın seçtiği mebuslarca verilmesi gerekirdi. Ama Halaskarcılar ve Hürriyet İtilafçılar, Meclis-i Mebusan’ı dağıtmıştı. Şura’y-ı Saltanat, Meşrutiyet ruhuna tamamen aykırı bir girişimdi. İşte bu piyeste kahramanca direnen Ata toprağı Edirne’nin Bulgar çapulcularına verilmesi kararlaştırılıyordu.  Artık devlet inkıraza gidiyordu ve sandıktan milletin iradesi olarak çıkan İttihat ve Terakki iktidarı gasp edenlerin bu hıyanetine izin vermeyecekti.
              
Takvimler 23 Ocak 1913’ü gösterdiğinde, yani heyet-i vükelanın (bakanlar kurulunun) Edirne’nin teslimini kabul eden Şura’y-ı Saltanat kararını Avrupa devletlerine tebliğ edeceği gün milli irade Bab-ı Ali’de toplanıyordu. Halkın oylarıyla iktidara gelen ancak halkın emanetini koruyamayarak iktidarı İngiliz güdümlü güçlere kaybeden İttihat ve Terakki’nin tüm bunlar yaşanırken Trablusgarp’ta olan kahramanı Enver Bey gasp edileni gasp edenden almak için; darbe yaparak Meclis-i Mebusan’ı kapatan darbecileri üzerine çöktükleri makamlardan uzaklaştırmak için eline silah alıyor ve Sadaret binasını basıyordu. Artık dönüş yoktu. Mermiler namluya verilmiş, silahlar belden çıkmıştı. Hazin ama vatan için önemli bir olay başlamıştı.
Bab-ı Ali Baskını…

O gün Yaver Tevfik Bey, Yaver Nafiz Bey, Polis Memuru Celal Efendi ve Mustafa Necip Bey çatışmada ruhlarını hakka teslim etmişlerdi. Baskında Enver Bey’in yanında olan Yakup Cemil Bey, Enver Paşa’nın böyle bir niyeti olmamasına karşın 60’lık ihtiyar Nazım Paşa’yı başından vurmak suretiyle infaz etmişti. Milli iradenin karşı darbesi Enver ve Talat Beylerin Kamil Paşa’ya bir istifaname imzalatması ve yeni hükümetin kurulması için irade-i seniyye hasıl olmasıyla sonuçlanmıştı.

Koca Balkan coğrafyasını 4 ayda kaybeden; 300.000’e yakın vatan evladını şehiden, mecruhen veya esiren heder eden, atadığı vali Selanik’i bir kurşun bile atmadan düşmana teslim eden Hürriyet ve İtilafçı hükümet yıkılmıştı. İşte o gündür ki Çanakkale’nin, Kut’ül Amare’nin ve Kafkas İslam Ordusu’nun temelleri atılmıştı.
              




[1] 15 Temmuz hain darbe girişiminde de ihanetin hedeflerinden birinin Türkiye Büyük Millet Meclisi olduğu asla gözden kaçırılmamalıdır. Batı’nın başa çıkmakta zorlandığı yegane olgu bu ülkedeki milli iradedir. Bu yüzden sırtını Batı’ya dayayan her türlü hainin hedefinde milli meclisimiz vardır. Nitekim 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal eden İngilizlerin ilk işi yine Meclis-i Mebusan’ı kapamak ve milletvekillerini tutuklayarak ülke dışına çıkarmak olmuştur.
[2] Nitekim eğer 15 Temmuz darbe girişimi başarılı olsaydı tıpkı o gün Arnavutluğun Osmanlı’dan koparıldığı gibi Doğu bölgemizde bir Kürt-Ermeni devleti kurma faaliyetleri de başarıya ulaşmış olacaktı.
[3] Bu konuda bkz. M. Şükrü Hanioğlu, Kendi Mektuplarında Enver Paşa, İstanbul 1989, Der Yayınları, s.218.  

17 Şubat 2017 Cuma

Enver Paşa’nın Cihan Harbi Öncesindeki Askeri Tecrübeleri

(Türkiye Günlüğü dergisinin 126'ncı sayısında yayınlanmıştır.)

19’ncu yüzyılın 20’nci yüzyıla bağlandığı zaman dilimi Türk Tarihi’nin belki de en hareketli dönemidir. Siyaseten Tanzimat Fermanı ile başlayan Batılı anlamdaki Türk Modernleşmesi kendine has doğası ve gelişim çizgisi içinde, özellikle bahsedilen tarihlerde alışıldığın ötesinde ivme kazanmıştır. Teknolojinin gelişmesi ile günlük ve siyasi hayat hızlanmış, daha önce gerçekleştirilmesi yılları alan işler, günler içinde yapılmaya başlamıştır. Günlük hayatı değiştiren hız Osmanlı-Türk tarihinde de kendini göstermiştir. I. Meşrutiyeti izleyen yüzyıl içinde yaşanan olaylar nitelik ve nicelik bakımından Türk tarihinin en önemli sayfalarını teşkil edecek kadar yoğunluk kazanmıştır. 93 Harbi, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı, I. ve II.Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve nihayet Milli Mücadele’nin yaşandığı bu yüzyılda iktidar değişiklikleri rejim değişikliğine tahvil olmuş, bir milletin kaderi ve geleceği büyük bir dönüşüm yaşamıştır.

İşte Osmanlı Devleti’nin bu en hareketli, en karışık ve bazı yönlerden en verimli döneminde geleceği kurgulayan önemli şahsiyetler, bir nesil yetişmiştir. İçinde Mustafa Kemal Atatürk, Halil Kut, Said Halim Paşa, Tahsin Uzer, Mehmet Akif Ersoy ve daha niceleri gibi dikkat çekici karakterleri barındıran bu neslin belki de en çok konuşulan ve merak edilen siması askerliği, karakteri, şahsiyeti ve siyasi seçimleriyle İsmail Enver Paşa’dır. Cihan Harbi gibi badireli bir dönemde Osmanlı Devleti’nde baş kumandanlık vekilliği icra eden Enver Paşa hakkında şehadetinden sonra yazılanlar ve söylenenler genellikle onun faaliyetlerini, düşüncelerini ve karakterini doğru bir şekilde yansıtmak kaygısı gütmeyen daha ziyade siyasi ve tarihi manipülasyon amacı taşıyan bir takım uydurma, iftira ve efsanelerle şekillenmiştir. Bir dönem Enver Paşa ismi ‘Turan hayali uğruna Sarıkamış’ta 90.000 askerin donarak ölmesine sebep veren tecrübesiz komutan’ ibaresinden ayrı anılmaz olmuştur. Belirtmek gerekir ki, 1923’te cumhuriyetimizin kurulduğu dönemin ertesinde ve 1948’den (Hitler Almanyası’nın Amerikan-Sovyet ittifakı tarafından dağıtılmasından) sonra Türkiye’nin  Amerika Birleşik Devletleri’ne yanaştığı dönemde belirli siyasi amaçlar uğruna Enver Paşa hakkında anlatılagelen dayanaksız ve hayal mahsülü bilgiler resmi olarak da sahiplenilmiştir.

Yukarıda bahsedilen türden anlatıların ortak noktalarından biri de Enver Paşa’nın Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili olacak tecrübeye dolayısıyla liyakate sahip olmadığı, buna karşın ayak oyunları ve çeşitli ‘dış güçler ve gizli örgütlerle’ yaptığı ittifaklar sayesinde bu makamı hileli bir yoldan ele geçirdiğidir. Peki Enver Paşa’nın askeri tecrübesi gerçekte ne derece ileridir? Enver Paşa ‘harita okumayı bile bilmeyen sadece siyasi popülaritesi sayesinde Harbiye Nazırı olmuş’ bir şahıs mıdır yoksa Osmanlı askeri varlığının en üst makamına liyakati, bilgisi ve tecrübesi ile mi çıkmıştır? Dönemindeki subaylarla karışlaştırıldığında Enver Paşa’nın modern askeri bilime hakimiyeti ve çatışma tecrübesi nedir?

Ahmet Bey[1] ve Ayşe Hanım’ın oğlu 1881 doğumlu olan İsmail Enver Mektep-i Harbiye’yi 9’ncu sırada bitirdiği için Osmanlı Ordusu’nun beyin takımının yetiştiği Erkan-ı Harbiyye Sınıfı’na (Harp Akademisi) devam etmeye hak kazandı. Enver Paşa’nın harp akademisinde bulunduğu tarih aralığı, hemen öncesi ve sonrası ile Türk askeri tarihinin en önemli şahsiyetleri arasında gösterilen Mustafa Kemal, Hafız Hakkı, Mahmut Kamil, Halil, Fahrettin Paşalar v.b. parlak askeri simaların yetiştiği çok verimli bir dönemdir. Böylesi bir dönemde Harbiye’ye devam eden Enver Paşa, sınıf arkadaşları arasından sivrilerek Erkan-ı Harbiye Mektebi’nin 2’nci olarak bitirdi. O dönemde Osmanlı Harp Akademisi olan bu kuruluşta özellikle Batı’da eğitim görmüş ya da Batılı askerler eğitim veriyordu. Harp ilminin zirvesi sayılan bu okulu ikinci olarak bitirmek başlı başına ordudaki alaylı subaylar ve eski askeri tekniğe göre yetişmiş kadrolardan daha yetkin olarak mezun olması anlamına geliyordu.

Enver Bey gibi Harp Akademisi’ni ikincilikle bitirmiş bir şahıs için Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti’nde  (Genel Kurmay Başkanlığı) daire başkanlıklarından birinde masabaşı görev almak neredeyse kesin sayılabilecek bir imkandı. Onun gibi derece ile mezun olanların da kariyerlerine böylesi bir görevle devam etmesi beklenirdi. Ancak okuldan yeni mezun olan Erkan-ı Harp Yüzbaşısı Enver Bey, 1903 yılında Osmanlı coğrafyasındaki en yoğun askeri faaliyetin sürdüğü Manastır merkezli 3’ncü Ordu’ya gönüllü olarak gitmiştir. Enver Paşa’nın gönüllü katıldığı 3’ncü Ordu stratejik olarak devletin en önemli yerindedir. 93 Harbi’nden bu yana Rusya’nın ve zaman zaman diğer Avrupa devletlerinin içeride azdırdığı Bulgar, Rum ve Sırp çeteler ile bitmek bilmez bir mücadele sürmektedir. Sandanski, Delçef, Apostol, Yuvan gibi meşhur eşkiyalar bölgede yoğun bir faaliyet göstermektedir. Bu yüzdendir ki Enver Paşa, mezun olur olmaz en ciddi ve gerçek askeri tecrübeyi edinebileceği 3’ncü Ordu’ya gönüllü olarak gitmiştir. 3’ncü Ordu’da Enver Paşa’yı bekleyen en zahmetli iş bahsedildiği gibi eşkıya ile mücadeledir. Enver Paşa bölgeye vardığında durumu değerlendirmiş ve eşkıya ile kışlada mücadelenin imkansız olduğunu tahlil etmiş, tıpkı onlar gibi dağa çıkarak bu faaliyetin engellenebileceğine kanaat getirmiştir. Bu dönemde eşkıya ile mücadele esnasında her biri ufak bir harbi andıran üç büyük çatışmaya girmiştir. Enver Bey bu süreçte dağ, bayır, patika demeden eşkıya takip etmiştir. Bu takibatlar sırasında araziyi askeri amaçlarla kullanmayı, piyade silah ve taktiklerini, küçük birlik komuta dinamiklerini birebir tecrübe ile öğrenmiş ve önemli başarılara imza atmıştır. Yine bu dönemde topçu, piyade, süvari birliklerinde ayrı ayrı görev yaparak bu üç sınıfın da harp dinamiklerini, silah ve taktik bilgisini doğrudan çatışma ortamında tecrübe etmiştir. Enver Bey böylelikle ‘sunuf-u muhtelife’ (farklı askeri sınıflar) eğitimini de tamamlamıştır. Görülebileceği üzere Enver Paşa’nın 3. Ordu’daki ilk görevi emsallerinin bulunduğundan daha yoğun bir çatışma ortamında, gönüllü olarak çıkılan eşkıya takibinde kan ve barut kokusu arasında geçmiştir.

Enver Bey bir yandan eşkıya ile mücadeledeki başarıları diğer yandan azmi ve korkusuzluğu ile kısa sürede üstlerinin dikkatini çekmiştir. Kendisine 3. Ordu Kurmay Başkanlığı’nda görev verilmesini müteakip aynı zamanda Ohri ve Kırçova bölgesinin askeri müfettişliğine tayin edilmiştir. Enver Paşa’ya henüz kurmay yüzbaşı iken bir müfettişlik görevi verilmesi onun askeri bilgi ve tecrübesinin üstlerince de kabul gördüğünün çok önemli bir göstergesidir. Yine bu görevi sırasında Kolağası rütbesine terfii ettirilmiştir. Hatta eşkiya takibindeki o kadar başarılı olmuştur ki kendisi bu dönemde dördüncü ve üçüncü dereceden Mecidi, dördüncü dereceden Osmani ve Altın liyakat madalyaları ile ödüllendirimiş akabinde olağanüstü başarılarından dolayı erken rütbe atlaması takdir edilmiş ve 13 Eylül 1906’da fevkalade olarak kendisine binbaşılık rütbesi verilmiştir. Daha askerliğinin üçüncü senesinde ortada hiç bir siyasi bağlantı yokken, göğüs göğüse muharebe ve çok çalışmayla elde edilmiş başarı ve tecrübesi ile Enver Bey kendisiyle beraber mezun olan subayların rütbesini geçmiştir.

Meşrutiyetin ilanının hemen öncesindeki olaylar ve yine Enver Bey’in Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ne katılarak Manastır Şubesini kurması onun bu askeri tecrübesinin yanına siyasi tecrübenin de eklendiği dönem olmuştur. Enver Paşa’nın bu seçimi yaparak siyasi bir yapıya dahil olması gayet kabul edilebilir  bir vakadır. Enver Bey vatanı için gözünü budaktan sakınmayan aynı zamanda devletin kötü yönetiminin ve devlet kadrolarındaki ahlaki çürümüşlükten dolayı asker ve memurların bir kısmının devletin beka meselelerine bigane kaldığını fark eden bir Türk askeridir. Böyle bir durumda Enver Bey gibi askeri yeteneklerini göstermeye başlamış ve kalbinde vatan sevigisi olan bir şahsiyetin ülkeyi yok oluşa götüren temel dinamiği teşkil eden siyasetten uzak durması beklenemezdi. Nitekim sadece Enver değil, onun döneminde okuldan mezun olan bir çok subay da bu siyasi faaliyetlere iştirak etmiştir. Meşrutiyetin hemen öncesindeki olaylar ve Enver Paşa’nın bu olaylar sebebiyle dağa çıkması malum bir safahattır. Enver Bey, hakkında soruşturma kararı çıkınca kendi kurduğu ve eşkıya takibinde şöhret yapmış özel birliği ile dağa çıkmış ve II. Meşrutiyetin ilanında rol oynamıştır. Ancak bu dağa çıkış bir eşkıyalık faaliyeti değildir. Haksız bir meseleden dolayı hakkında soruşturma açılan bir subayın Rum ve Bulgar çetelerine karşı mücadelesini tek başına da olsa sürdürme azmidir. Enver Bey, dağları eşkıyaya bırakmamak için İstanbul'da gözaltına alınmak yerine dağa çıkmayı tercih etmiştir. 

II. Meşrutiyetin ilanından sonra Enver Bey, Berlin’e Osmanlı ateşemiliteri olarak gitmiştir. Kendisinin bu görevi sadece askeri-diplomatik bir temsilcilik suretinde, bir protokol görevi zannedilmemelidir. Zira Enver Bey bu dönemde Alman ordusunun beyin takımının yetiştiği kurmay kurumlarına devam etmiş, Almanya’nın çağının çok ilerisinde olan askeri sistemi hakkında eğitimler almış ve hatta Alman ordusunda çeşitli manevralara katılmış ve kimi zaman fiili olarak birliklerin kumandasına iştirak etmiştir. Enver Bey’in Almanya’da edindiği bu tecrübe çok önemlidir. 1870-1871 Fransız-Alman Savaşı’ndan sonra dünya askeri sistemi büyük değişiklik geçirmiştir. O dönemde hala Napolyon dönemi teşkilatı ile idare edilen Fransız ordusu büyük bir kendine güven ile Almanya’ya karşı taarruz harekatına girişmiş ancak savaş bir Fransız bozgunu ile sonuçlanmıştır. İnsan kaynakları, teçhizat ve denizaşırı imkanları rakibine oranla daha fakir olan Almanya’nın bu zaferi kazanmasındaki en büyük amil Helmut Moltke’nin uzun yıllar üzerinde çalıştığı ordu teşkilatı ve seferberlik planlarıdır. Moltke, bugün hala dünya ordularının kullanmış olduğu genel kurmay (erkan-ı harp) sistemini düşünen ve orduya uygulayan ilk şahıstır. Bu sistem sayesinde ordu düzenli bir komuta kadrosuna sahip olmuş ve bu komuta kadrosu istikrarlı bir şekilde ordunun talim ve terbiyesini ikmal etmiş, seferberlik planlarını hızlı ve rahat bir şekilde uygulayabilmiştir. 1870 yılında herkes bir Fransız zaferi beklerken, seferberliğini çabucak bitiren Almanya, ordu teşkilatının da oturmuşluğu sayesinde kağıt üzerinde kendisinden güçlü olan Fransa’yı alt etmiştir. Bahsi geçen teşkilat sistemi o kadar önemlidir ki Osmanlı’nın Balkan Savaşı’nı kaybetmesindeki temel nedenlerden biri Fransa’da askeri eğitim görmüş olan Nazım Paşa’nın seferberlik ve taarruz konusunda 1870 yılındaki Fransız ordusu gibi davranması olmuştur. İşte Enver Bey bu dönemde dünyanın en iyi yönetilen ve en teşkilatlı ordusunda görevler almış ve o muzaffer askeri yapıyı çok iyi tanımıştır. Almanya’da bulunduğu dönemde dünyanın en üst düzey askeri teşkilat, seferberlik, stratejik yığınaklanma, büyük birlik komuta eğitimlerini almış ve Alman ordusunun manevralarına katılarak bunlar hakkında tecrübe sahibi de olmuştur. Yani Makedonya dağlarında edindiği arazi ve çatışma tecrübesini sevk’ül ceyş bilgi ve tecrübesi ile harmanlamıştır. Yine bu dönemde Ahrarcılar tarafından çıkarılan 31 Mart ayaklanmasının bastırılması için bir dönem yurda dönmüş ve Hareket Ordusu’nun Kurmay Başkanlığı’nı görevini almıştır.

Takip eden dönemde Enver Paşa, Mahmut Şevket Paşa tarafından görevlendirilerek Rumeli’deki eşkıya ile mücadele faaliyetlerini denetlemiş ve eksiklikleri raporlamıştır. 27 Mart 1911’de İkinci Kolordu Erkan-ı Harp Reisliğini uhdesine almış ve Osmanlı’nın yıllardan beri baş belası olan Katolik Arnavut (Malisör) isyan hareketinin bastırılmasında yararlılıklar göstermiştir. Yine bu dönemde başarılarından dolayı madalya itasına varan takdirler toplamıştır. Artık Enver Paşa ordunun en başarılı, en tecrübeli ve en popüler kurmay subaylarından biridir.

1911 yılının Eylül ayında İtalya, Osmanlı Devleti’ne harp açtığında Enver Bey kaçak yollarla Mısır üzerinden bölgeye geçerek Ayn-el Mansur’da karargahını kurmuştur. Enver Paşa bölgeye vardığında orada konuşlu olan ancak sayısı 1000’i bile bulmayan bir avuç Nizamiye askerini bulmuştur. Yine de düşmanlarında bile hayranlık uyandıracak kadar kısa bir süre içinde önemli bir asker toplama başarısı gösterek neredeyse 20.000 kişiye varan bir ordu kurmuş ve bu ordudaki asker sayısı savaş boyunca katlanarak artmıştır. Enver Bey, Libya’da Şeyh Senusi ile birlikte hareket etmiş ve bağımsız bir İslam Ordusu kurmuştur. Bu sırada Libya adına para basılmış ve bölgede bağımsız bir İslam Cumhuriyeti’nin her türlü alt yapısı oluşturulmuştur. Bu yapının ordu komutanı da Enver Bey’dir. Hatt-ı zatında Osmanlı Devleti de Bingazi ve Mıntıkası Umum Kumandanlığı görevini Enver Bey’e vermiştir ki bu görev esasen general (paşa) rütbesindeki bir subaya verilebilecek düzeyde bir görevdir.

Balkan Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nun başarısızlıkları üzerine yurda geri dönmüştür. Bu sırada Çatalca istihkamlarının savaşa uygun hale getirilmesi ile ilgili çalışmalar yürütmüştür. Diğer yandan 1912 yazında askeri bir darbe ile başa gelmiş Ahrarcı hükümeti Bab-ı Ali Baskını ile düşürmüş milli iradenin tekrar hakim olması için önemli bir faaliyet gerçekleştirmiştir. Bab-ı Ali Baskını sonrası modern harp tarihinin ilk çıkarma planlarından birini hazırlayarak uygulamaya koymuş ancak bu harekat, çeşitli komuta kademelerindeki askerlerin kişisel hatalarından dolayı akamete uğramıştır[2]. II. Balkan Savaşı sırasında az sayıda gayr-i nizami kuvvetin öncülüğünde Edirne’nin Bulgar güçlerinden geri alınması sırasında şehre giren ilk rütbeli asker olmuştur. Bu harekattaki başarısından dolayı kendisine ‘Edirne Fatihi’ unvanı layık görülmüştür. Yine bu harekatın akabinde Bulgar toprakları içinde kurulan ‘Garb-i Trakya Hükümet-i Muvakkatesi’ adlı İslam Devleti’nin de perde arkasındaki kurucusudur. Enver Bey, Trablusgarp’tan bu yana çalıştığı Teşkilat-ı Mahsusa kadrolarını bölgeye göndererek Bulgarları masa başında zor durumda bırakacak çok önemli bir harekata imza atmıştır. Yani Enver Bey henüz paşa olmadan  biri Libya’da ve diğeri de Batı Trakya’da olmak üzere iki bağımsız devlet kurmuştur.

Şu takdirde Enver Paşa’nın Harbiye Nezareti ile ilgili liyakatini sorgulayan kişinin şu sorulara cevap vermesi gerekir. Daha ortada hiç bir siyasi mensbiyeti yokken Enver Paşa başarılarından dolayı rütbe atlamıştır, bu yüzden emsallerinin rütbece önüne geçmiştir. Liyakat konusunda kendisi ile karşılaştırdıklarınızın çatışma tecrübesi ve cesaretinden dolayı böyle olağanüstü rütbe atlamaları var mıdır? Enver Paşa Harp Akademisini ikinci bitirmiştir, kendisi ile karşılaştırdıklarınızın harp akademisi mezuniyeti bu derece ile boy ölçüşebilir mi? Kendisinin emsallerini bir kenara bırakın, bütün Osmanlı askeri ricalini ele alın. Bu rical arasında başkentle bağlantısı bile olmayan bir çölde sıfırdan ordu kuran ve devlet teşkilatı ihdas eden bir şahıs daha var mıdır? Trablusgarp’a onunla beraber giden başka subaylar olmasına karşın bölge Müslümanları onu kendisine biat edilecek kişi olarak seçmişlerdir. Ömer Muhtar gibi kahramanları örgütleyen odur. Daha general olmadan iki tane devlet kurma teşebbüsünü gerçekleştiren ve bu kurduğu devletler ile anlaşma masalarında Osmanlı’ya avantaj sağlayan bir başka paşa, bey, efendi var mıdır? Enver Paşa’nın liyakati ile ilgili kendinize 80 değişik soru sorun, göreceksiniz ki 80’i de Enver Paşa’nın lehine cevaplanacaktır.

Şununla birlikte mutlaka belirtilmesi gereken diğer bir husus şudur. 1912 Birinci Balkan Savaşı’nda ordumuz, o dönemde bir millet bile olup olmadıkları tartışılan Bulgarlara karşı sadece Türkiye’nin değil dünya askeri tarihinin en utanç verici mağlubiyetlerinden birini yaşamıştır. Selanik, Kavala, Manastır, Üsküp, Ohri, İşkodra gibi özbeöz Türk şehirlerinin bugün sınırlarımız dışında olması sebebiyle bu utanç hala en soğuk bir biçimde devam etmektedir. İşte bu Balkan felaketinin en büyük sebebi ordu teşkilatlanmasındaki sistem sorunu, seferberlik planlarının uygulanamaması ve zamansız yapılan saldırı harekatının doğurduğu taktik zorluklardır. Bu savaşın başında 1853 doğumlu o gün neredeyse 60 yaşında olan, Napolyon devrinden kalma Sultan Hamit döneminin adamı Nazım Paşa merhum bulunuyordu. Tabii ki bu yenilginin tek sorumlusu Nazım Paşa ilan edilemez. Çünkü genel anlamda sorumlu; her biri Nazım Paşa’dan çok da farklı olmayan, zamana ayak uyduramamış, harp görmeden paşa olmuş[3] askeri rical yetiştiren sistemdir. İşte Almanya’da Moltke’nin sistemini derinlemesine etüt eden, kaynakları rakiplerine göre daha kısıtlı ve sömürge yarışında geri kalmış Almanya’nın ordusunu dönemin en iyi ordusu yapan dinamikleri yerinde tetkik ve idrak eden Enver Bey, I. Balkan Savaşı’nda ağır yenilgimize sebep olan sistemi değiştiren Enver Paşa’dır. Enver Paşa, Harbiye Nazırı olur olmaz eski devirden kalma savaş tecrübesi ve bilgisi kısıtlı yüzlerce paşayı emekli etmiş, redif sistemini kaldırmış, ordu teşkilatını değiştirmiş, Genel Kurmay sistemini ve prensiplerini sarsılmaz bir disiplin ile uygulamaya koymuş, ordunun teknik modernizasyonuna önem vermiş ve böylelikle Çanakkale, Kut’ul Amare ve Bakü’de göğsümüzü kabartan İslam Ordularını[4] kurmuştur.

İşte 1914’ün Ocak ayında Harbiye Nazırı olan Enver Paşa’nın 3000 yıl mazisi olan bir millet ve 600 yıllık bir devlet tarafından İslam’ın son kalesindeki savaş makinesinin başına oturtulmasındaki sebeplerin bir kısmı bunlardır. 93 Harbi ve Balkan Savaşları zaten Osmanlı Devleti’nin sonunu getirmiştir. Enver Paşa bu dönemin sonunda emsalleri arasından sıyrılıp bugün hala dünyanın dört bir yanındaki memleketlere, velev ki farkında olmasınlar, bir mücadele ve mücahede ruhu vermiştir. Enver Paşa’nın tarihsel görevi belki de budur. Zira gerek Orta Doğu’da ve gerekse de Orta Asya ve Hindistan’da geçmişte Enver Paşa’nın Teşkilat-ı Mahsusa’sında görev yapmış kişiler önemli siyasi başarılara imza attılar. Libya, Mısır, Buhara, Afganistan ve Hindistan’daki direniş hareketlerinin kökenine inildiğinde hep Enver Paşa’nın izleri çıkacaktır. Bugün bize Enver Paşa’dan kalan en büyük miras o mücadele ve mücahede ruhudur.




[1] Ahmet Bey’e daha sonra sivil ‘paşa’ unvanı verilmiştir.
[2] Nitekim 1944 yılında II. Dünya Savaşı’ndaki Normandiya çıkarmasına kadar dünya üzerinde kayda değer başarı göstermiş bir çıkarma harekatı da olmamıştır. Bu hareketin başarıya ulaşmasındaki en büyük amil de Alman savunma hatlarının arkasına hava indirme (paraşüt) birliklerinin atılmasıdır.
[3] Nazım Paşa’nın 93 Harbinde az bir savaş tecrübesi vardır. Ki bu savaş da ağır bir yenilgi ile sonuçlanmıştır.
[4] 1918’de kurulan ve cihan harbi sırasında son başarımızı elde eden Kafkas İslam Ordusu anısına bu tabiri kullanmayı seçtik. 

14 Ocak 2017 Cumartesi

Fatih'in ve Endonezya'nın Sorunları

Bugün kadim dostum Andika Rahman ile hasbihal etmek üzere has memleketim Fatih'e uğradım. Aciz doğma büyüme Fatihlidir ancak eskiden bir gariban semti olan Fatih şimdilerde bir zengin muhiti olmuş. Ev sahibi olmak zaten imkanımız dahilinde değil ancak kiralar da yanına yaklaşılacak cinsten sayılmaz. Fatih'te doğan, büyüyen ilkokulu Aksaray'da, ortaokul ve liseyi Draman'da, Lisans-Yüksek Lisans-Doktora'yı Bayazıt'ta okuyan; Aksaray ve Kapalıçarşı'da yaklaşık 15 sene bilfiil tezgahtarlık yapan biri olarak has memleketimizin ikametinden sürgün olduk. Türkiye'nin değişim halleri... Eskiden zengin, fakir içiçeydik, şimdi her mahalle homojen bir gelir grubunu barındırıyor. Peki Fatih'in şimdiki misafirleri sokaktaki tarihi mirasın ne kadar farkında? Bu konuda pek umutlu değilim.
Andika Rahman'ı beklerken İBB'nin önünden geçtim. 15 Temmuz şehitlerine atfen bir bilboard yapmışlar. Güzel olmuş, ruhları şad olsun. Öğlen namazını "18 Sekbanlar Camii"nde eda ettim. Abdest alırken şadırvan ve tuvalet arasında, diğer mezarlardan ayrı bir başına gariban kalmış bir mezar taşı olduğunu fark ettim ve fotoğrafladım. Akabinde uzun zamandır tadilatta olan Damat İbrahim Paşa Camii'nin önünden geçtim. Şehzadebaşı Camii'nin dış duvar köşesindeki kadim İstanbul'un orta yerini işaretlediği söylenilen taşı de görmüş olarak Vefa Bozacısı'na doğru geçtim. Vefa Bozacısı'nda bir Cumartesi cümbüşü vardı ki sormayın. Boza keyfini hafta içi daha sakin bir güne ertelemek zorunda kaldım. Dönüşte de Molla Fenari İsa Camii'ne uğradım. Aslında eski bir Bizans Kilisesi olan bu yapı şu anda tadilata alınmış. Zaman içinde üzeri taş döşenmiş veya sıva çekilmiş bazı antik kısımlar şu anda dışarıdan görülebilir halde... Çocukluğumda hem merhum dedemle ve hem de Allah uzun ömür versin babamla bu camiiye çokça gider, Vehbi Güler hocamı dinler, arkasında namaz kılardık. Allah kendisinden razı olsun, Vehbi Hocam sayesinde bu camiinin bazı esrarlarına da muttali olmuştuk.
Andika Rahman ile Süleymaniye tarafında bir kafede buluştuk ancak yemek için kendisini Fatih'teki Kömür Lokantası'na götürdüm. Endonezya'daki son durumu istişare ettik. 250 Milyonluk İslam ülkesi Endonezya tamamen Çin'in dümen suyuna girmek üzereymiş. Hükümetin de işbirliği yaptığı Çinliler, ülkenin yerli halkından birçok işsiz insan olmasına karşın Çin'den işçi getiriyormuş. Hükümet de bunu seyrediyormuş tabii... Gelen Çinli işçilerin arasında Çin sivil istihbarat elemanları ve askeri istihbaratçılar varmış. Diğer yandan sistematik bir şekilde bu işçiler üzerinden Endonezya'ya kimyasal uyuşturucular taşınıyormuş. Endonezya geleneksel anlamda dindar bir ülke... Ancak Çinlilerin gelmesiyle beraber açılan meyhane ve randevu evleri bu geleneksel yapıyı tehdit eder hale gelmiş. Endonezyalılar, Türk devletinin ve iş adamlarının bölgedeki girişimlerini bekliyorlar. 250.000.000 nüfus var. Potansiyeli yüksek bir ülke... Tarihi bağlarımız bulunan bu ülkeyi tamamen Çin'e yem etmemek üzerinde çalışılmalı bence.

Vesselam...













20 Aralık 2016 Salı

Trablusgarp 1911

(Ender Korkmaz, "Trablusgarp 1911", Türkiye Günlüğü, sayı 125, s.)
Sömürge yarışında rakiplerinin gerisinde kalan İtalya Krallığı 28 Eylül 1911’de Osmanlı İmparatorluğu’na 48 saatlik bir ültimatom vererek bu zaman zarfında Trablus ve Bingazi’nin Osmanlı güçlerince boşaltılmasını ve kendilerine yıllık bir vergi verilmesini talep ettiler. Her ne kadar Osmanlı Devleti içindeki Kamil Paşa gibi İngiliz-Avrupa muhipleri İtalyanların taleplerine boyun eğmeyi öngördüyse de Osmanlı Devleti bu İslam topraklarını boşaltmayarak İtalya ile harbe girdi.

Bu harp çok zor şartlar içinde sürdürülecekti. Zira o dönemde Trablusgarp’ta bulunması gereken birlikler merhum Ahmet İzzet Paşa komutasında isyan bastırma görevi ile Yemen’de bulunuyorlardı. Mısır’ın o dönemde İngiliz işgali altında olmasından dolayı Osmanlı anakarası ile karadan bağlantısı bulunmayan Trablusgarp’ta sayıca az ve harp kabiliyeti bakımında sınırlı imkanlara sahip nizamiye askerleri bulunuyordu. Osmanlı’nın büyük donanması yılların ihmalkarlığı ile Haliç’te çürütüldüğünden Osmanlı anakarasından Trablusgarp’a deniz ulaşımı da İtalyanların donanma üstünlüğü nedeni ile mümkün değildi. Hatta Trablusgarp savaşı sırasında Ege adaları İtalyanlar tarafından işgal edilmiş; Marmaris gibi Osmanlı yerleşimlerine İtalyan gemilerince saldırılar düzenlenmiş ve Osmanlı Devleti bu durumu eli kolu bağlı bir şekilde izlemişti. Bu yüzden gemiler vasıtasıyla askeri kuvvetlerin Trablusgarp’a sevki de imkan dışı kalıyordu.

Osmanlı siyasi çevrelerinde savaşın gidişatı ile ilgili iki ana görüş vardı. İçlerinde Ahmet Muhtar Paşa ve Kamil Paşa gibi Ahrar Fırkası-Hürriyet İtilaf çizgisinde bulunanların olduğu cenah Trablusgarp'taki İslam topraklarının İtalya’ya terk edilmesi suretiyle barış durumunun korunmasını savunurken, içinde Enver Bey, Mehmet Akif Ersoy,  Kazım Karabekir, Muhaddis Babanzade Ahmet Naim, Said-i Nursi, Sait Halim Paşa gibi İslamcıların da yer aldığı İttihat ve Terakki Cemiyeti bir şekilde Trablusgarp’a gidilmesini savunuyor ve Osmanlı askerini bölgeye ulaştırmak mümkün olmadığından dünya Müslümanlarından kurulu bir direniş örgütü oluşturarak İtalyanlara karşı savaşılmasını öngörüyordu. Nitekim 1911’de toplanan İttihat ve Terakki Kongresinde de bu kararlar alınmıştı.

İttihat ve Terakki’nin bu konudaki azmi ve iradesi üzerine Enver Bey’in (müstakbel Enver Paşa) başında olduğu bir grup asker Osmanlı ordusundan istifa ederek, sahte kimlikler ile Mısır üzerinden Trablusgarp’a geçmek suretiyle orada bulunan az sayıdaki Osmanlı askeri ile temas kurdular. Enver Bey bölgeye vardığında emri altına giren nizamiye askeri sayısı bini bulmuyordu. Bunlarda çeşitli yerlerde ufak güçler şeklinde konumlanmış dağınık bir kuvveti teşkil ediyorlardı. Enver Bey’in bölgeye vardığında yaptığı ilk iş Libya’nın dini lideri Şeyh Senüsi hazretlerine biat etmek oldu. Enver Bey’in Makedonya’da terörle mücadele, iç güvenlik harekatı konusunda edindiği tecrübe ile Şeyh Senüsi’nin manevi şahsiyetinin bileşiminden Trablusgarp’taki İslam direnişinin temelleri oluştu. Öncelikle bölgede bir cihat ilanı yapıldı. Enver Bey dünya müslümanlarına telgraf çekerek her yerdeki Müslümanların bireysel çabaları ile Libya’ya gelmelerini ve buralarda kurulan eğitim kamplarına katılarak mücahitler saflarına girmelerini istedi. Bu durum dünyanın o güne kadar alışık olduğu cinsten bir hareket değildi. Dünya müslümanları bu çağrıyı karşılıksız bırakmadılar. Arabistan’dan Türkiye’ye, Kızıl Deniz’den Hint Denizi’ne kadar büyük bir coğrafyada yaşayan binlerce müslüman bu cihat çağrısına mukabele ederek Trablusgarp’a geldiler. Bu savaş Şeyh Senüsi’nin manevi, Enver Bey’in askeri liderliği altında gerçekleşen bir cihat hareketiydi. Bu yüzdendir ki Osmanlı gazeteleri Trablusgarp’ta savaşanlar için Asakir-i Osmani (Osmanlı Askeri) tabiri yerine daha yeni bir terim kullanıyordu ‘Mücahitler’... İşte Teşkilat-ı Mahsusa'nın fiili kuruluşu da bu şekilde gerçekleşiyordu. 

Günümüzde birçok yerde karşımıza çıkan, artık askeri ve siyasi bir anlam da taşıyan Mücahit kavramı bu modern anlamını ilk defa 1911’de Trablusgarp’ta kazanmıştı. Bir cihat çağrısına mukabele ederek evini, eşini, toprağını terk edip işgal altında bulunan İslam toprağında savaşan mücahitler size nereyi ve hangi savaşları hatırlattı? Mesela Afganistan direnişini hatırlattı mı? Ya da Bosna Savaşı’nı? Peki Suriye’yi? Batı Afrika cihadını? Evet, bu cihat hareketlerinin tamamının temeli 1911’de Libya’da Enver Bey tarafından atılmıştır. Enver Bey, Libya’yı tekrar Osmanlı Devleti’ne bağlamak yerine modern tarih sayfalarında adında ‘İslam’ ibaresi bulunan ilk devleti kurmuştur. ‘Libya (Es-Senusiye) İslam Devleti’. Devlet başkanı Şeyh Senusi olan Libya İslam Devleti’nin Savaş Bakanı da halife ailesinin damadı Enver Bey’dir.

2012’de Ömer Muhtar’ın oğlu Muhammed Muhtar İHH İnsani Yardım Vakfı’nın ev sahipliğinde Türkiye’yi ziyaret ettiğinde hemen Enver Paşa’nın torunu Arzu Enver Erogan hanımefendiyle görüştü. Birçok kişinin fark etmediği bu ayrıntının sebebi sizce neydi? Aslında mesele çok basit! Enver Bey Libya’ya vardığında Ömer Muhtar 49 yaşında bir Müslümandı ve başında Enver Paşa’nın bulunduğu mücahit kuvvetlerine katıldı. Ömer Muhtar askerlik ilmini ve gerilla harbini Enver Paşa’nın yanında öğrendi. Enver Paşa ve Ömer Muhtar, İslam cihadının omuz omuza çarpışan iki kahramanıydılar. I. Balkan Savaşı’nın kötü idare edilmesinden dolayı yaşanan bozgundan sonra Enver Bey’in İstanbul’a dönmesini müteakip Libya’da direnişi devralan ve I. Dünya Harbi sırasında yine Osmanlı lehine çalışan mücahitlerden biriydi Ömer Muhtar da...

Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetlere karşı Müslümanlar arasında askeri bir güç oluşturabilmek adına kendi içinde bazı çalışmalar yaptı. Bu konuda 1960’ların başlarında, CIA Haberalma ve Araştırma Bürosu’na (Bureau of Intelligence and Research) mensup Phillip Hendrick Stoddard görevlendirildi. Stoddard’ın araştırma konusu 1911’de Enver Paşa’nın başlattığı Trablusgarp İslam cihadı ve böyle bir hareketin nasıl olup da düzenli ve mükemmel lojistiğe sahip bir Batı ordusuna karşı galip geldiğiydi. Princeton Üniversitesi’nde bir doktora tezi hüviyeti de verilen bu çalışma 1999 yılında Arma Yayınları tarafından Teşkilat-ı Mahsusa ismiyle kitap olarak yayınlandı. Bu kitabı okuyanlar göreceklerdir ki bugün İslam adına mücadele vermekte olan grupların hemen hepsinin kuruluş ve harp yöntemlerini ilk olarak uygulayan Enver Paşa’dır. Hattı zatında Sovyetlerin Afganistan’da karşılaştığı gerilla tarzı direnişin temelleri de Birinci Dünya Savaşı sırasında Enver Paşa tarafından Afganistan’a gönderilen ve savaştan sonra Afgan kralının ricası üzerine burada kalarak Afganistan’ın ilk Harp Akademisi’ni kuran Osmanlı Subayları tarafından atılmıştır.

Ne yazık ki tarihsel bir şahsiyet olarak Enver Paşa ülkemizde çok yanlış tanıtılmaktadır. Hakkında söylenenler tarihsel verilere ve gerçeklere isnat edilmekten çok emperyalist propagandaya dayanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu sırasında Enver Paşa'nın cumhuriyetimizin kurucuları tarafından ülkede istenmediği ve aleyhinde propaganda yapıldığı da bilinen bir gerçektir. Enver Paşa özünde samimi bir Müslüman ve siyasal anlamda katıksız bir İslam milliyetçisidir. Ancak Enver Paşa’nın İslamcılığı komünizmle mücadele döneminde Amerika Birleşik Devletleri tarafından örgütlenen, anti-komünist söylemlere sahip olmakla beraber kapitalizm ve Batı ile barışık hatta müttefik İslamcı hareket karakterinden ziyade tamamen Allah’a tevekkül eden ve her türlü sömürgeci gücün karşısında duran anti-emperyalist bir karakter arz etmektedir. Batı bu yüzden Enver Paşa ve Türkiye Müslümanlarının arasını açmak için kendisi hakkında yoğun bir kara propaganda sürdürülmüştür. Böyle yapmak zorunda kalmışlardır çünkü Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz ve Rus emperyalizmine karşı mücadele veren bu İslam Milliyetçiliği anlayışının devam etmesi halinde bu akıma mensup olanların dönemin emperyalisti Amerika Birleşik Devletleri’ne ve kapitalizme karşı çıkması işten değildir. Enver Paşa küresel emperyalizme karşı küresel ölçekte anti-emperyalist hareketi tarihte ilk defa başlatan ve başaran yegane şahıstır. Bu yönüyle Enver Paşa, hem sömürge karşıtı söylemlerle hareket eden sol görüş için hem de gayr-i İslami Batı Medeniyeti karşısında durma iddiasında olan siyasal İslamcılık için doğal şartlarda bir rol model teşkil etmelidir. Ancak tarihsel tahrif ve mesnetsiz iftiralar ile Enver Paşa’nın sonraki nesil ile arası açılmış; mezarından kalkıp kendini savunamayacak olan Enver Paşa’ya tarihsel anlamda hiçbir gerçekliği olmayan binlerce iftira atılmıştır.


Enver Paşa hakkında yapılan yaygın yanlışlardan biri de kendisinin 1921’de Türkistan’da yaptığı mücadelenin, 1911’de Trablusgarp’ta yapmış olduğu mücadelenin karakterine bakılmaksızın salt ‘Türkçü’ bir hareket olarak değerlendirilmesidir. Enver Paşa’nın Türkistan mücadelesi 1911’de Trablusgarp’ta sahip olduğu ‘Batı emperyalizmine karşı İslam cihadı’ motivasyonundan bağımsız düşünülmemelidir. Elbetteki Enver Paşa Türk’tür, yaptıklarını Türk milleti namına İslam çatısı altında yapmaktadır. Bir Türk olarak Enver Paşa’nın icraatı Türkçülüğümüz için gurur kaynağıdır. Ancak Enver Paşa’nın yayınlanan (özellikle Murat Bardakçı’nın ikinci kitabındaki) mektupları incelendiğinde kendisinin kavmi anlamda ‘Türkçülük’ gibi bir düşünceye sahip olmadığı ancak ‘Müslüman Türklük’ bilincini barındırdığı müşahede edilecektir. Enver Paşa bir kavimci değil, adalet ve cesaret etrafında dünyayı bir araya getirmeye çalışan ve hakka hizmet gayesini her şeyin önüne almış, vurulduğunda göğsünden kanlı bir Kuran-ı Kerim çıkmış olan kahraman bir Türk-İslam mücahididir. 1920’de Turan’da olmasının en önemli sebebi anti-emperyalist mücadele ve bir Türk-İslam devleti kurmak için en uygun ve muhtaç yerin bu bölge olmasıdır. Enver Paşa’nın Türkistan’da olan mücadelesinin Trablusgarp’taki mücadelesinden farklı olarak kavmi bir motivasyona sahip olduğunu düşünenler bu yargılarını hiç bir delille desteklemekte zorlanacaklardır. Enver Paşa’nın temsilcisi olduğu bu ülkü o kadar etkili olmuştur ki Trablusgarp’ta manevi hamisi olan Şeyh Senusi hazretleri Milli Mücadele yıllarında Anadolu’ya gelerek İngiliz güdümlü İstanbul fetvalarına karşın Milli Mücadele’nin yanında yer almıştır. Dünya’nın büyük bir karışıklığın eşiğinde olduğu şu günlerde vuku bulacak kaosun Enverci bir anlayışla yeni bir düzen doğuracağı ihtimali asla gözden kaçırılmamalı, bu yüzden Enver Paşa’nın hayatı derinlemesine tahlil, tahkik ve idrak edilmelidir. 

16 Ocak 2016 Cumartesi

Sultan II. Abdülhamit ile Recep Tayyip Erdoğan birbirine benziyor mu?

Birkaç kere oldu, rast geliyorum. İyi niyetinden şüphem olmayan bazı insanlar Sn. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın Sultan II. Abdülhamit’e benzediğine dair cümleler kuruyorlar. Aslında bu yargı tarihsel açıdan pek de tutarlı olmadığı gibi çeşitli yönlerden Erdoğan’ın meşruiyetine yapılmış bir saldırı karakteri taşımaktadır. Bu hataya tekraren düşülmesin diye biri merhum biri mevcut iki devlet adamımızın arasındaki farkları buraya yazıyorum.
1-) Sultan II. Abdülhamit, Osmanlı ailesinde doğduğu için – babasının oğlu olduğu için ülkenin iktidarına geçti. Recep Tayyip Erdoğan ise en son ülkedeki insanların %52’sinin oyunu alarak demokratik yollardan iktidara geçti.
2-) Tayyip Erdoğan’ın iktidara geçmesinin sebebi sayısız seçim zaferi ve halk iradesidir. Sultan Abdülhamit’in tahta geçmesini sağlayan Sultan Abdülaziz’in cinayetle öldürülmesidir.
3-) Sultan Abdülhamit döneminde Mısır, Tunus, Kıbrıs, Bulgaristan, Sudan, Cibuti gibi ülke toprakları elde çıkmış, Sultan II. Abdülhamit Osmanlı tarihinin en çok toprak kaybeden adamı olarak tarihe geçmiştir. Recep Tayyip Erdoğan döneminde Türkiye bir karış toprak kaybetmediği gibi ülkemiz Irak’tan Filistin’e, Balkanlara kadar ciddi bir nüfuz edinmiştir. Siyasi gelişmeler Halep-Musul gibi şehirlerin de ülkemize katılmasına zemin oluşturmaktadır.
4-) Sultan Abdülhamit 33. senelik hayatı boyunca sarayından dışarı çıkmamış. Ne ülkeyi ne halkını ne de dünyayı hakkıyla tahkik edememiştir. Tayyip Erdoğan ise hem ülkenin hem dünyanın her yanını gezerek küresel siyaseti dizayn eden aktörlerden biri olmuştur.
5-) II. Abdülhamit döneminde Türk toprağı Mitroviçe’de bir Rus elçisi kendisine selam durmayan askerimizi kırbaçlamış ve asker de ‘Sen Osmanlı askerine vuramazsın, bu egemenlik haklarımıza saldırıdır’ diyerek Rus elçisini tek kurşunda yere sermiştir. Sultan II. Abdülhamit izzeti nefsimize yapılan bu saldırıya karşın sesini çıkartmadığı gibi, bir de o kahraman asker divan-ı harbin aldığı kararla idam edilmiştir ve Rusya’dan özür dilenmiştir. Aynı Rusya’nın uçağı Tayyip Erdoğan Türkiyesi’nde 12 saniyelik havadan ihlal yapınca AIM-6’yı göbeğine yedi. Uçak düştü, bir pilotu öldü. Ülke bundan dolayı özür dilemedi ve Tayyip Erdoğan da bu eylemi yapanların arkasında durdu. (Ki sonradan belli oldu ki bu işte bir FETÖ parmağı da vardı. Ancak Reis-i Cumhur duruşunu bozmadı ve komployu zafere çevirdi.) 
6-) Bediüzzaman Said-i Nursi’den Mehmet Akif Ersoy’a, Babanzade İsmail Hakkı’dan Musa Kazım Efendiye kadar dönemin din büyükleri Sultan Abdülhamit’in aleyhindedir. Dönenimizde ise dini kanaat önderleri yekvücut Tayyip Erdoğan’ı desteklemektedir.
7-) Sultan Abdülhamit döneminde, o günün imam hatipleri olan medreselerin mezunların tıpkı 28 Şubattaki gibi üniversitelerin Hukuk, Tıp ve Kamu Yönetimi bölümleri ile askeri okullara girememektedir. Recep Tayyip Erdoğan döneminde ise 28 Şubatçıların önünü kapattığı İmam Hatip mezunlarına her türlü üniversiteye girişte eşit hak tanınmıştır...
8-) Sultan Abdülaziz döneminde Osmanlı Donanması Dünyanın sayılı iki donanmasından biri haline getirilmişken Sultan Abdülhamit zamanında bu donanma ‘darbe yapar’ evhamıyla Haliç’te çürütülmüş, donanma askeri yetiştirilmemiş, ülke denizciliği 100 yıllık tecrübe ve 200 yıllık gemi kaybı yaşamıştır. Recep Tayyip Erdoğan ise donanmayı milli gemilerle güçlendirmekte ve donanmamızın operasyonel menzilini arttırmaktadır.
9 -) Sultan Abdülhamit döneminde darbe ihtimaline karşı Ordu’da silahlı talimler yasaklanmış. Subaylar ellerinde tahta tüfeklerle tatbikat yaparak Harp Okulu’ndan mezun olmuşlardır. Tayyip Erdoğan döneminde ise ülke en gelişmiş silahlar ve askeri teknik ile donatılmakta üstelik bu donanım da millileştirilmektedir.

Emin olun daha fazla saymamı istemezsiniz...